Category Archives: Uncategorized

Spiralli Defter

-Şu an öyle bir durumdayız ki, ne söylesek klişe film repliği gibi olacak ve bir anda birbirimizden tiksineceğiz.

+Burada olma sebebimiz de bu değil mi zaten?

-Bak, yaptın işte.

+Tiksindin mi?

Cevap vermemesi iyi olmuştu. Vermiş olsaydı, ters yönlere doğru koşarak uzaklaşmalarıyla sonuçlanacak olan bir süreç başlayacaktı ve koşmak, o an istediği son şeydi. Önündeki defterin spiralleri arasındaki boşlukları karalamaya devam etti. Yanındaki ise sorgulamayan gözlerle, bu anlamsız hareketi izliyordu. Sorgulamak gibi bir niyeti olmadığı belliydi.

-Hadi klişeleştirilmemiş şeyler söylemeye çalışalım, anlamlı olması şart değil.

+Niye?

-Ben de bilmiyorum.

+Patates kızartması.

-Olmaz o.

+Ev yapımı ama?

-Olmaz dedim. Ben mi başlasam?

+Haydi.

-Çocukken üstüme devrilen televizyon ve kafamı yaran başucu.

+Ayıp etmişler.

+Şimdi “Onlar olmasaydı ne değişirdi?” diye sorsam, kusmak zorunda kalacağız, değil mi?

-…

+Tamam.

-Spiralli defter.

+Bel çantası.

Dünyanın En Saçma Yazısı

“Sonrası İyilik Güzellik”…

Mukayyet olacak kimse yok, sorun orada. O kadar yok ki, kendi el yazımı tanıyamıyorum. Tanıyamamak değil de, yazamamak. Yazamamak değil de, yazmaya yeltenmemek. Yeltenmemek değil de, elinin varmaması. Elinin varmaması değil de, zihnin içindeki çorbayı, “çırpanlarına” ayıramamak.

Çorba öyle tatsız ki, habire baharat ekliyorum; tuz-karabiber-kırmızı biber. Bir kaşık alıyorum; yok, olmamış. Tekrar tuz-karabiber-kırmızıbiber. Bir kaşık daha; yine olmamış. Böyle böyle, hazmedilemeyen çorbalar istilâ ediyor kafayı (kafayı evet). Baharatlara bağışıklık var, tamam ama galiba biraz şımardılar onlar da. Zaten şımarmasalar, bu kadar saçmalayamazdım. Onlara teşekkür mü borçluyum yoksa beddua mı, henüz bilmiyorum. Tek bildiğim; bilmemkaç ayda bir yazabildiğim her yazının kapkaranlık olması, can sıkıcı.

Ama düşünüyorum da, haddinden fazla ışıklandırılmış mekânları hiç sevmem ben ve yaldır yaldır ışığa boğulmuş bir yerde yazamam. (Ayrıca ben kim oluyorum da “yazıyorum” ki? O apayrı bir mevzu.) Kısır bir döngü bu. Karanlık karanlığı çekiyor. Kelimeler karanlıkta daha mutlularsa, saygı duymak gerekir

Kelimeler önemlidir çünkü.

Böyle İyi

Ne zaman, nerede çekildiğini hatırlamadığım bir fotoğraf gördüm geçenlerde. Ne zaman olduğunu anlamak çok zor değildi ama yanımdakileri tanımak ve o fotoğrafın çekildiği an’ı hatırlamak mümkün olmadı. Benim hafızam eskiden çok güçlüydü. Gereksiz güçlüydü hatta. Her virüs yediğimde kafama format ata ata bu hale geldi. Virüs koruma programı kullanmayı geç de olsa akıl ettim ama, o da sistemi kasıyor; malum, pek yeni sayılmaz artık bu sistem.

Detayları unutuyorum mesela. Çünkü zamanında o kadar çok yer işgal ettiler ki kafamda, başka hiçbir şeye yer bırakmadılar. Daha önemli olanların yerini işgal ettiler, engel olamadım. Bunun farkına vardığımda büyük bir temizliğe giriştim, hiç kolay olmadı. Uzun sürdü. Ama sonunda öyle büyük bir yer açıldı ki, o boşluğu bir türlü tam olarak dolduramadım. Detayları ihmal etmeyi hiç istemedim ama ben onlara yaklaşmayınca, onlar da bana yaklaşmadı. Arada kalan boşluk, virüslerle doldu; ben format atıp temizledikçe, mesafe daha da arttı, boşluk daha da büyüdü.

Boşluğa gönüllü olarak gelip yerleşenler oldu. Boşluk o kadar sıkıcıydı ki, “Hayırdır, ne ayaksın?” diye sormadım bile hiçbirine. Zemin etüdü yapmadan, gözü kapalı kazdığımız temeller, küresel iklim değişikliğine yenik düştü her seferinde. Elde kalan, o koca temel çukurlarıyla daha da büyüyen boşluklar oldu. İçinde at koşturabileceğim kadar geniş bir alanım vardı artık. Ama çürük temelli yapıların, her defasında üzerime çöken enkazından kurtulmak yorucu bir işti. At koşturmak yerine manzarayı seyretmemin nedeni, bu yorgunluktu. Bir elimde harcayabileceğim tüm enerji, diğerinde detaylara ayırabileceğim kapasite; her ikisini de sımsıkı kapalı tutuyordum. Çünkü boşluğun alanı çok genişlemişti ve elimden kaçarlarsa, onları bir daha bulamayabilirdim. Oysa onlarla birlikte koşup, arayı çoktan açmış olan zamana yetişmem gerekiyordu. Gel gör ki, arada sırada heyecanla ayağa fırlasam da, ellerimi açmaya cesaret edemediğim için bir yere kıpırdayamıyordum.

Ellerim çok acıyor bazen. O zaman, yavaşça açıyorum ve kelimelerin arasına bırakıyorum elimdekileri. Onların arasına yerleştirerek, anlamlı bir bütün elde etmeye çalışıyorum ama kelimeler de bir milyon parçalı yap-bozdan farksız; her elimi attığımda farklı bir köşesiyle uğraşıyorum. Ben bu işe yeterli zamanı ayıramadıkça, zaman koşarak arayı açmaya devam ediyor. Ben oturuyorum. Koşmak istemiyorum. Zaten hiçbir zaman hızlı koşmayı beceremedim. Koşmayı bırak, yürüyüşüm bile normal insan yürüyüşü değildir ki benim.  Yine de çok sıkılırsam yürürüm, ama koşmam. Koşarken etrafı seyredemem çünkü. Seyredemezsem, yine acele ederim ve bir çürük temeli daha kaldırmaz bu boşluk. Sistem bu sefer ciddi bir hatadan kurtaramaz kendini; verir mavi ekranı, yakar devreleri.

Böyle iyi. Şimdilik.

An Duvarları

Müziği kapattı. Sadece sessizlik olsun istiyordu. Müzik önemliydi ama kafanın içindeki sesleri bastırmaması gerekiyordu, o nedenle susmalıydı. Gereken sessizliği sağladıktan sonra, kafadaki seslere kulak vermeye çalıştı, bir şey duyamadı. Yeni bir şey değildi bu, aksine uzun süredir başına bela olmuş bir illetti. Filmlerde ve dizilerde yapılan “flashback”leri düşündü. “İşte onlarda olduğu gibi, öyle film gibi zihnimin içinde net bir şekilde akıp gitseydi…” diye düşündü. O zaman bu kadar zor olmazdı. Zihin biraz arsızdı çünkü; işine gelmeyen detayları çaktırmadan geri dönüşüm kutusuna göndermekte üstüne yoktu. “Ah işte” dedi, “zamanında üşenmeyip her şeyi satır satır yazaydım…”. Bir yerden başlamak lazımdı.

O an.  Milyonlarca düşünceyi tek bir saniyeye sığdırdığı o an’ı düşündü. “Köprüden önce son çıkış” uyarısını gördüğü an’dı bu. Orada durup beklese ve doğru kararı verebilmek için düşünmeye kalksa, arkadan gelen sabırsız korna sesleri huzur vermeyecekti. Hâlâ aynı saniyenin içindeyken, “Buraya kadar geldim…” diyen bir ses, diğer tüm sesleri bastırdı ve ani bir kararla gaza basıp yola devam ettti. Öyle bir trafiğin içine girmişti ki, o trafik açılana kadar “Nereye gidiyorum ki ben? Neden gidiyorum? Gitmekle iyi mi ediyorum?” sorularını sormak aklına gelmeyecekti. Aklında tek bir şey olacaktı: “Haydi, yol bir an önce açılsın artık da işimize bakalım!”.

O trafik sonunda açıldı tabii ki. Ama beklediği rahatlama, tam olarak öyle bir şey değildi. Vardığı noktadan ve ileriye baktığında gördüklerinden pek hoşnut değil gibiydi. Yine de ilerlemeye devam etti, sağ şeritten, ağır ağır. Ama bu ağırlık bir süre sonra sağ şerittekileri dahi isyan ettirecek seviyeye ulaştı. O ise korna seslerinden çok kafasının içinde yankılanan sesleri dinlemekle meşguldü. “Köprüden önce son çıkış” resmi, saklandığı köşeden bir anda çıkmıştı ve o köşeye geri dönmeye pek de niyetli görünmüyordu. Ancak çok gerilerde kalmıştı o çıkış. Ona ulaşmak için çok daha zorlu bir dönüş yolunu göze almak gerekiyordu. Bir an, kafa sesleri ile korna seslerinin uyumsuz düetinden bunaldı ve ani bir kararla orta şeride geçti, geri dönmeye karar vermişti. Sol şeride geçmek o kadar kolay olmadı ama bir şekilde geçti, ilk ışıklardan da döndü. Henüz köprüye bile yaklaşmamıştı ki, cesareti kırıldı. “Onca yol geldim…” diye bir ses duyar gibi oldu ama kafasının içindeki çorbanın ürünü olan, mantıklı kılığına girmiş bu bahaneleri duymamak için müziğin sesini açtı ve ani bir u dönüşü yaptı. Ama fazla uzağa gidemeyecekti, hissediyordu.

Birden, bu sıkıntılı yolları tekrar hatırlamaktan sıkıldı. Yanlış bir an seçmişti, düşünmek ve anlatmak için. Daha gerilere gitmek lazımdı. Belki de hiçbir yere gitmeyip, sırf anlatmak için bir an yaratmak lazımdı. O uzun yollarda, sabrın peşine takılıp gözden kaybolmuş olan heyecanı geri getirecek an’lara ihtiyaç vardı. Böyle bir an tasvir etmeye çalışıyordu ama yaşanmış anlardan oluşan duvarları aşmak o kadar kolay değildi. Duvarlara tosladıkça, tasvir etmeye çalıştığı anların varlığına olan inancı zayıflıyordu. Vazgeçip yerine oturuyor, duvarlarla göz göze gelmemek için yukarı, gökyüzüne bakıyordu: “Belki bir balyoz düşer; ya duvarları yıkar ve ufkumu açar ya da kafama düşer ve kafamı kırar .”

Yazamıyorum

Yazamıyorum. Yazmam gerek, hissediyorum ama yazamıyorum. Beni yazmaktan soğutanın ne olduğunu anlamak çok da zor değil.  Yok, soğumadım aslında. Sadece kelimeleri koyduğum yeri bulamıyorum. Zaten hep böyle olur. Bir gün büyük bir temizlik yaparsın, ileride lazım olacak bir şeyi alırsın, “Şuraya koyayım da aradığımda bulabileyim.” dersin.  Ama aradığın gün geldiğinde, o yerin neresi olduğunu asla hatırlamazsın. Bulabilmek için her yeri ararsın ve her yeri alt üst edersin.  Sonunda da ya bulamayıp pes edersin ya da daha önce baktığın bir yerde bulursun. Pes ettiysen eğer, günün birinde hiç aramıyorken karşına çıkar aradığın şey, ama o sırada bulmanın sana hiçbir faydası yoktur.  Aradığın gün bulursan eğer, bulursun ama bulana kadar her yeri alt üst ettiğin için, zamanında toparlamak için harcadığın onca emek boşa gider. Aradığın şeyi bulursun ama darmadağın bir oda seni bekliyordur.

Kelimelerde de durum tam olarak böyle işte. Bir gün oturursun, yazarsın, yazarsın, yazarsın ve defterin o sağ taraftaki, hep yazılmak istenen tertemiz kısmına geçersin. O sayfa yalnızca defterde değil, hayatında da yeni bir sayfa açtığının işaretidir aslında. Yalnız hayat için açılan sayfayı açmak, öyle defter yaprağını çevirmek kadar kolay olmamıştır; bilakis alt üst olmuş bir odayı toparlamak kadar, hatta belki daha da zor olmuştur. Sayfayı açarsın, kelimeler orada biter ve defteri, daha sonra aradığında bulabileceğin bir yere kaldırırsın. Daha doğrusu öyle yaptığını sanırsın, ta ki günün birinde kelimelere yeniden ihtiyaç duyana kadar. Defteri alırsın, kalemi alırsın ama kelimeleri ara ki bulasın. Dönersin önceki sayfalara, alt üst edersin defteri. Sonunda ya bulamayıp pes eder, kapatır kaldırırsın defteri ya da daha önce bakıp da bulamadığın yerde bulursun kelimeleri ama defteri alt üst ettikten sonra. Aradığın gün bulursan eğer, tekrar temiz sayfaya dönersin, yazarsın yazarsın, beğenmez karalarsın. Tekrar eski sayfalara dönersin, tekrar yeni sayfaya. Sonunda o yeni sayfada yenilikten eser kalmayana kadar devam eder bu. En sonunda kendine kızarsın, çok kızarsın ama. Fırlatırsın kalemi elinden. Sonra aynı hışımla alırsın, o öfke ile tek bir kelime yazarsın, anlamsız olduğunu düşündüğün,  başlangıç olabileceğini hiç düşünmediğin bir kelime. Ve bir bakarsın ki devamı gelmiş o kelimenin, yazdıkça yazmışsın; yazdıkça yeniden toparlamaya başlamışsın darmadağın ettiğin sayfaları. Biraz daha sakinleşirsin ve bu kez ara vermek istediğinde, hep gözünün önünde olan bir yere kaldırırsın kelimeleri ki, aradığında bulasın, bulamamanın öfkesi ile karartmayasın onları.

“Yazamıyorum” diye başlamıştı bu yazı, kendi kendini çürüterek son buldu. Olması gereken de buydu. Şimdi kalemi, kaldığım sayfanın içinde bırakıp, defteri de yanıma alıyorum. Böylece bir dahaki sefere hiçbir şeyi alt üst etmeden buluşabileceğim kelimelerimle.

Yer Değişelim

Kelimelerin köşeye sıkışması iyi değil, yer değiştirmemiz lazım. Yol aldığımı sanıp kendimi kandırmama yol açan kısır döngünün anahtarı onlar, silkinip kendilerine gelmeleri lazım. Ben toplayamıyorum, yetişemiyorum çok yerlere dağılmışlar. Toplanıp beni bulsalar, ben onları hak ettikleri yerlere göndereceğim halbuki. Bilseler, gelirlerdi. Ama ben dağılmalarına izin verdim. Şimdi onların keyfini beklemek zorundayım. Bekliyorum. Bir gece ansızın gelsinler, severler çünkü geceleri.

Son Damlanın İntikamı

Bardak uzun süredir taşmak üzere. Ama her seferinde tam taşacakken eğilip bir yudum alıyor, bir süre daha öyle idare ediyor. Bazen de alıp lavaboya boşaltıyor, tekrar yerine koyuyor. Bir gün, bardağın yavaş dolması batıyor. “Doldur be meyhaneci” hesabı, kendisi gaz veriyor dolduranlara. Nasıl olsa taşmaz diyor ama işte gel gör ki, “O son damlaya engel olacaktın” diyor bardak. Taşarak ve ortalığı batırarak söylüyor bunu. O da durup öylece seyrediyor. Seçenekleri gözden geçiriyor. Yalnız bardağı boşaltmak artık olanak dışı, taşmadan yapılması gereken bir iş çünkü o. Dolayısıyla kafayı, ya masa ile terbiye edecek, ya bardakla. Ya da bardağa, allah yarattı demeyip elinin tersiyle çarptıktan sonra, “Kırıklara da kim basarsa bassın” diyip, arkasına bakmadan basıp gidecek. Yoluna da sürahiyle ya da damacanayla devam edecek. Bir an önce seçimini yapmazsa da taşan sularla ıslanıp, geçici bir süre için servis dışı olacak. Bundan sonra da kaşınmamayı “seve seve” öğrenecek bu kısa hikayenin kahramanı.