Monthly Archives: Eylül 2011

Böyle İyi

Ne zaman, nerede çekildiğini hatırlamadığım bir fotoğraf gördüm geçenlerde. Ne zaman olduğunu anlamak çok zor değildi ama yanımdakileri tanımak ve o fotoğrafın çekildiği an’ı hatırlamak mümkün olmadı. Benim hafızam eskiden çok güçlüydü. Gereksiz güçlüydü hatta. Her virüs yediğimde kafama format ata ata bu hale geldi. Virüs koruma programı kullanmayı geç de olsa akıl ettim ama, o da sistemi kasıyor; malum, pek yeni sayılmaz artık bu sistem.

Detayları unutuyorum mesela. Çünkü zamanında o kadar çok yer işgal ettiler ki kafamda, başka hiçbir şeye yer bırakmadılar. Daha önemli olanların yerini işgal ettiler, engel olamadım. Bunun farkına vardığımda büyük bir temizliğe giriştim, hiç kolay olmadı. Uzun sürdü. Ama sonunda öyle büyük bir yer açıldı ki, o boşluğu bir türlü tam olarak dolduramadım. Detayları ihmal etmeyi hiç istemedim ama ben onlara yaklaşmayınca, onlar da bana yaklaşmadı. Arada kalan boşluk, virüslerle doldu; ben format atıp temizledikçe, mesafe daha da arttı, boşluk daha da büyüdü.

Boşluğa gönüllü olarak gelip yerleşenler oldu. Boşluk o kadar sıkıcıydı ki, “Hayırdır, ne ayaksın?” diye sormadım bile hiçbirine. Zemin etüdü yapmadan, gözü kapalı kazdığımız temeller, küresel iklim değişikliğine yenik düştü her seferinde. Elde kalan, o koca temel çukurlarıyla daha da büyüyen boşluklar oldu. İçinde at koşturabileceğim kadar geniş bir alanım vardı artık. Ama çürük temelli yapıların, her defasında üzerime çöken enkazından kurtulmak yorucu bir işti. At koşturmak yerine manzarayı seyretmemin nedeni, bu yorgunluktu. Bir elimde harcayabileceğim tüm enerji, diğerinde detaylara ayırabileceğim kapasite; her ikisini de sımsıkı kapalı tutuyordum. Çünkü boşluğun alanı çok genişlemişti ve elimden kaçarlarsa, onları bir daha bulamayabilirdim. Oysa onlarla birlikte koşup, arayı çoktan açmış olan zamana yetişmem gerekiyordu. Gel gör ki, arada sırada heyecanla ayağa fırlasam da, ellerimi açmaya cesaret edemediğim için bir yere kıpırdayamıyordum.

Ellerim çok acıyor bazen. O zaman, yavaşça açıyorum ve kelimelerin arasına bırakıyorum elimdekileri. Onların arasına yerleştirerek, anlamlı bir bütün elde etmeye çalışıyorum ama kelimeler de bir milyon parçalı yap-bozdan farksız; her elimi attığımda farklı bir köşesiyle uğraşıyorum. Ben bu işe yeterli zamanı ayıramadıkça, zaman koşarak arayı açmaya devam ediyor. Ben oturuyorum. Koşmak istemiyorum. Zaten hiçbir zaman hızlı koşmayı beceremedim. Koşmayı bırak, yürüyüşüm bile normal insan yürüyüşü değildir ki benim.  Yine de çok sıkılırsam yürürüm, ama koşmam. Koşarken etrafı seyredemem çünkü. Seyredemezsem, yine acele ederim ve bir çürük temeli daha kaldırmaz bu boşluk. Sistem bu sefer ciddi bir hatadan kurtaramaz kendini; verir mavi ekranı, yakar devreleri.

Böyle iyi. Şimdilik.