Monthly Archives: Ağustos 2011

An Duvarları

Müziği kapattı. Sadece sessizlik olsun istiyordu. Müzik önemliydi ama kafanın içindeki sesleri bastırmaması gerekiyordu, o nedenle susmalıydı. Gereken sessizliği sağladıktan sonra, kafadaki seslere kulak vermeye çalıştı, bir şey duyamadı. Yeni bir şey değildi bu, aksine uzun süredir başına bela olmuş bir illetti. Filmlerde ve dizilerde yapılan “flashback”leri düşündü. “İşte onlarda olduğu gibi, öyle film gibi zihnimin içinde net bir şekilde akıp gitseydi…” diye düşündü. O zaman bu kadar zor olmazdı. Zihin biraz arsızdı çünkü; işine gelmeyen detayları çaktırmadan geri dönüşüm kutusuna göndermekte üstüne yoktu. “Ah işte” dedi, “zamanında üşenmeyip her şeyi satır satır yazaydım…”. Bir yerden başlamak lazımdı.

O an.  Milyonlarca düşünceyi tek bir saniyeye sığdırdığı o an’ı düşündü. “Köprüden önce son çıkış” uyarısını gördüğü an’dı bu. Orada durup beklese ve doğru kararı verebilmek için düşünmeye kalksa, arkadan gelen sabırsız korna sesleri huzur vermeyecekti. Hâlâ aynı saniyenin içindeyken, “Buraya kadar geldim…” diyen bir ses, diğer tüm sesleri bastırdı ve ani bir kararla gaza basıp yola devam ettti. Öyle bir trafiğin içine girmişti ki, o trafik açılana kadar “Nereye gidiyorum ki ben? Neden gidiyorum? Gitmekle iyi mi ediyorum?” sorularını sormak aklına gelmeyecekti. Aklında tek bir şey olacaktı: “Haydi, yol bir an önce açılsın artık da işimize bakalım!”.

O trafik sonunda açıldı tabii ki. Ama beklediği rahatlama, tam olarak öyle bir şey değildi. Vardığı noktadan ve ileriye baktığında gördüklerinden pek hoşnut değil gibiydi. Yine de ilerlemeye devam etti, sağ şeritten, ağır ağır. Ama bu ağırlık bir süre sonra sağ şerittekileri dahi isyan ettirecek seviyeye ulaştı. O ise korna seslerinden çok kafasının içinde yankılanan sesleri dinlemekle meşguldü. “Köprüden önce son çıkış” resmi, saklandığı köşeden bir anda çıkmıştı ve o köşeye geri dönmeye pek de niyetli görünmüyordu. Ancak çok gerilerde kalmıştı o çıkış. Ona ulaşmak için çok daha zorlu bir dönüş yolunu göze almak gerekiyordu. Bir an, kafa sesleri ile korna seslerinin uyumsuz düetinden bunaldı ve ani bir kararla orta şeride geçti, geri dönmeye karar vermişti. Sol şeride geçmek o kadar kolay olmadı ama bir şekilde geçti, ilk ışıklardan da döndü. Henüz köprüye bile yaklaşmamıştı ki, cesareti kırıldı. “Onca yol geldim…” diye bir ses duyar gibi oldu ama kafasının içindeki çorbanın ürünü olan, mantıklı kılığına girmiş bu bahaneleri duymamak için müziğin sesini açtı ve ani bir u dönüşü yaptı. Ama fazla uzağa gidemeyecekti, hissediyordu.

Birden, bu sıkıntılı yolları tekrar hatırlamaktan sıkıldı. Yanlış bir an seçmişti, düşünmek ve anlatmak için. Daha gerilere gitmek lazımdı. Belki de hiçbir yere gitmeyip, sırf anlatmak için bir an yaratmak lazımdı. O uzun yollarda, sabrın peşine takılıp gözden kaybolmuş olan heyecanı geri getirecek an’lara ihtiyaç vardı. Böyle bir an tasvir etmeye çalışıyordu ama yaşanmış anlardan oluşan duvarları aşmak o kadar kolay değildi. Duvarlara tosladıkça, tasvir etmeye çalıştığı anların varlığına olan inancı zayıflıyordu. Vazgeçip yerine oturuyor, duvarlarla göz göze gelmemek için yukarı, gökyüzüne bakıyordu: “Belki bir balyoz düşer; ya duvarları yıkar ve ufkumu açar ya da kafama düşer ve kafamı kırar .”

Reklamlar

Yazamıyorum

Yazamıyorum. Yazmam gerek, hissediyorum ama yazamıyorum. Beni yazmaktan soğutanın ne olduğunu anlamak çok da zor değil.  Yok, soğumadım aslında. Sadece kelimeleri koyduğum yeri bulamıyorum. Zaten hep böyle olur. Bir gün büyük bir temizlik yaparsın, ileride lazım olacak bir şeyi alırsın, “Şuraya koyayım da aradığımda bulabileyim.” dersin.  Ama aradığın gün geldiğinde, o yerin neresi olduğunu asla hatırlamazsın. Bulabilmek için her yeri ararsın ve her yeri alt üst edersin.  Sonunda da ya bulamayıp pes edersin ya da daha önce baktığın bir yerde bulursun. Pes ettiysen eğer, günün birinde hiç aramıyorken karşına çıkar aradığın şey, ama o sırada bulmanın sana hiçbir faydası yoktur.  Aradığın gün bulursan eğer, bulursun ama bulana kadar her yeri alt üst ettiğin için, zamanında toparlamak için harcadığın onca emek boşa gider. Aradığın şeyi bulursun ama darmadağın bir oda seni bekliyordur.

Kelimelerde de durum tam olarak böyle işte. Bir gün oturursun, yazarsın, yazarsın, yazarsın ve defterin o sağ taraftaki, hep yazılmak istenen tertemiz kısmına geçersin. O sayfa yalnızca defterde değil, hayatında da yeni bir sayfa açtığının işaretidir aslında. Yalnız hayat için açılan sayfayı açmak, öyle defter yaprağını çevirmek kadar kolay olmamıştır; bilakis alt üst olmuş bir odayı toparlamak kadar, hatta belki daha da zor olmuştur. Sayfayı açarsın, kelimeler orada biter ve defteri, daha sonra aradığında bulabileceğin bir yere kaldırırsın. Daha doğrusu öyle yaptığını sanırsın, ta ki günün birinde kelimelere yeniden ihtiyaç duyana kadar. Defteri alırsın, kalemi alırsın ama kelimeleri ara ki bulasın. Dönersin önceki sayfalara, alt üst edersin defteri. Sonunda ya bulamayıp pes eder, kapatır kaldırırsın defteri ya da daha önce bakıp da bulamadığın yerde bulursun kelimeleri ama defteri alt üst ettikten sonra. Aradığın gün bulursan eğer, tekrar temiz sayfaya dönersin, yazarsın yazarsın, beğenmez karalarsın. Tekrar eski sayfalara dönersin, tekrar yeni sayfaya. Sonunda o yeni sayfada yenilikten eser kalmayana kadar devam eder bu. En sonunda kendine kızarsın, çok kızarsın ama. Fırlatırsın kalemi elinden. Sonra aynı hışımla alırsın, o öfke ile tek bir kelime yazarsın, anlamsız olduğunu düşündüğün,  başlangıç olabileceğini hiç düşünmediğin bir kelime. Ve bir bakarsın ki devamı gelmiş o kelimenin, yazdıkça yazmışsın; yazdıkça yeniden toparlamaya başlamışsın darmadağın ettiğin sayfaları. Biraz daha sakinleşirsin ve bu kez ara vermek istediğinde, hep gözünün önünde olan bir yere kaldırırsın kelimeleri ki, aradığında bulasın, bulamamanın öfkesi ile karartmayasın onları.

“Yazamıyorum” diye başlamıştı bu yazı, kendi kendini çürüterek son buldu. Olması gereken de buydu. Şimdi kalemi, kaldığım sayfanın içinde bırakıp, defteri de yanıma alıyorum. Böylece bir dahaki sefere hiçbir şeyi alt üst etmeden buluşabileceğim kelimelerimle.